Metabolik Sendrom ve Kalp Damar Hastalıkları

Metabolik Sendrom ve Kalp Damar Hastalıkları

Evet, bu gün bahsedeceğim konu “metabolik sendrom ve kalp damar hastalıkları”. Başka bir deyişle veya daha açık bir ifade ile çağımızın belası haline gelen (yeni gelmedi bu arada) metabolik sendrom ve onun kalp, damar sistemi ile olan bağlantısı, etkileri ve nelere neden olduğu hakkında biraz bilgi vermek ve farkındalığınızı arttırmak istiyorum. Hazırsanız, yavaştan konuya girelim.

Bu arada, bu yazıyı okuduktan sonra sitemde bulunan, aralıklı oruç ile ilgili yazıları da okumanız. Yazılarıma ulaşmak isterseniz, buradan ulaşabilirsiniz.

Metabolik Sendrom ve Kalp Damar Hastalıkları

Önce elbette, “metabolik sendrom” nedir kavramı ile ilgili bilgi vermek daha doğru olur diye düşünüyorum.

Mevcut bilgiler doğrultusunda doktor olmasam benim ilk aklıma gelen, metabolik sendrom diye gerçekten bir şey var mı, veya hastalıklar – yakınmalar topluluğu mu bu durum gelirdi. Aslında, ne olursa olsun metabolik sendrom ciddi bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Sizin, onu fark etmenizin tanım veya tanımlamalar ile ilgisi de yok. Anlatacağım.

Açıkçası, metabolik sendrom kavramının karışık hale gelmesinin nedenleri sadece farklı hastalık veya hastalık gruplarının bir arada etkileşimde olması değil, tanımlamanın 4 ayrı organizasyon tarafından yapılmış olmasından kaynaklanıyor biraz. Burada, açıkcası bunları tartışmayacağım. Anlatmak istediğim, veya üzerinde durmak istediğim konu; tamamen farklı tam olarak size metabolik sendrom ve kalp damar hastalıkları ile olan bağlantısının önemi. Bunları anlatırken zaten, tanımlama kriterleri karşınıza çıkmış, siz bunları yavaş, yavaş öğrenmiş olacaksınız.

Ama dayanamadım, size maddeler halinde de vereyim metabolik sendrom içerisinde olanları;

  • Obezite (şişmanlık)
  • Lipit (yağ) metabolizma bozukluğu (trigliserit artışı, HDL kolesterol düşüklüğü)
  • Yüksek tansiyon (hipertansiyon)
  • Glukoz metabolizma bozukluğu (prediyabet, diyabet, şeker hastalığı)

Metabolik Sendrom ve Kalp Damar Hastalıkları Bağlantısı

1960’lı yıllarda kalp damar hastalıklarının nedeni doymuş yağların tüketimi ile ilişkilendirilmişti. Ancak, günümüzde periferik damar hastalıkları ile koroner arter hastalıkları arasında ciddi – sıkı bir bağlantının olduğu farklı zamanlarda, güçlü bilimsel çalışmalar ile daha açık olarak ortaya konuldu. Bunun sonucunda da, muayene ve tarama kriterleri değişti, hastalıkları değerlendirme – tedavi etme gibi yaklaşımlarımız daha stabil hale geldi. Ayak ve kol kan basınçlarının  ölçümü, eş zamanlı şah damarı değerlendirilmesi, şeker hastaları için koroner anjiografik inceleme, yine şeker hastaları için göz dibi taraması bunlardan sadece birkaçı.

Takip eden detaylı ve güvenli bilimsel çalışmalar, metabolik sendromun periferik damar hastalıkları ve koroner arter hastalığı ile yakın bağlantılarını da ortaya koydu. Özellikle, kalp krizi geçirenler arasında metabolik sendromun yüksek olması çok ciddi bir sorun.

Tamam, tamam. Size metabolik sendrom nedir biraz açıklayayım.

Metabolik sendrom, ciddi bir sorun. Hem de çok ciddi. Göz ardı etmeniz, görmezden gelmeniz, yokmuş gibi davranmanız sizi daha sağlıklı yapmayacak. Farkında olmanız, ileride gelişecek hastalıkları önleme, süreci yavaşlatma ve hatta tedavi bile edebilme açısından çok önemli.

Atherosclerosis photo

Şah damarı (karotis) içerisinde ateroskleroz plağı (damar kireçlenmesi) Foto euthman

Metabolik sendrom bir sendrom. Sendrom deyince tıpta, karmakarışık durumlar bir arada oluyor gibi olur. Kafanız karıştı. Metabolik sendrom ile ilgili Sendrom X (insülin direnci, kan lipit (yağ) değerlerinde bozulma, hipertansiyon, obezite) çok duyacaksınız veya hali hazırda duydunuz. İşte, Sendrom X aslında metabolik sendrom tanımlamasının bence en doğru – anlaşılır hali. Bir hekim olarak, hastalarımada bu çerçevede açıklama yapıyorum.

Metabolik sendromu, daha farklı bir açıdan da değerlendirmek istiyorum. Bahsedilen risk faktörlerini, doğrudan hastalık edici veya yapıcı potansiyellerinden daha çok, sağlıklı olma halimizi bozan doğrudan birer risk faktörü olarak benimsemek bence daha doğru olur. Bunun sonucunda da, yakından ilgilendiğimi bildiğiniz aralıklı oruç (intermittent fasting), ketojenik beslenme veya düşük karbonhidratlı beslenme ile bağlantısını da göreceksiniz. Amaçlımız daha sağlıklı olmaksa o zaman bu dediklerimin ne anlama geldiğini daha da iyi anladığınızı biliyorum.

Benim açımdan, metabolik sendrom tanımlaması içerisinde (eksik kaldığını hissettiğim) sigara tüketiminin olmaması açıkcası üzücü. Belki doğrudan metabolik sendrom ile bağlantısı olmayabilir sigaranın, ancak ortaya çıkan durum ve hastalıklar ile olan bağlantısı artık ilkokul Fen derslerinde bile anlatılıyor. Böylesi önemli olan bir kriterin olmamasının arkasında veya altında manidar şeyleri aramak istemiyorum. Sigara içimi, metabolik sendrom risk faktörleri arasında kesinlikle değerlendirilmesi gereken bir durum. Bu kadar net olarak söylüyorum.

Metabolik Sendrom ve İltihabi Durum

Metabolik sendrom geliştiğinde veya gelişmeye başladığında aslında farklı yollardan farklı mekanizmalar birbirleri ile de bağlantılı şekilde ilerler. İşte bunlardan bir tanesi ve en önemlisi de iltihabi olayların merkezi halinde olan sitokinlerdir. Sitokin, Latince bir kelime olup “hücreleri hareket haline getiren” anlamında kullanılır. Evet, aslında sitokinler hücreler arası mesajlaşmanın “dili” niteliğindedir. Hücreler, bu sayede birbirleri ile mesajlaşır olay ve durumlara karşı gerekli veya gereksiz tepkileri verirler. Bunun sonucunda da, ya bir hastalık oluşur veya hastalık durumu ortadan kalkar. Aslında durum bu kadar basit değil, ama siz koklar ve net anlayın diye böyle dedim.

Vücudumuzda, iltihabi durumun gelişmesi Timus kökenli T lenfositler (akyuvar) aracılığyla olur. Bu hücreler, T lenfositler, vücudumuzda iltihabi olayların yönetiminden sorumlu hücrelerdir. Ateroskleroz (damar kireçlenmesi) aslında bir çeşit iltihabi durumdur. T lenfositlerin aşırı duyarlı olması ile, sınırlandırılmaya çalışılan ateroskleroz, maalesef istenmeyen bir şekilde sonlanarak damarı tıkar, kalp krizine neden olur, felç yapar, veya görme kaybına neden olur. Daha yavaş ve ileri durumda ise böbrek ve kalp yetmezliği olarak karşımıza çıkar. Basende, ayaklarda – parmaklarda yara/kangren olarak görürüz. Evet, bir şekilde veya formda mutlaka sonucu görür, yaşarız.

Ateroskleroz, damar kireçlenmesi durumunda karşımıza çıkan ve sorumlu olan hücreler lenfosit ve diğer iltihabi hücrelerdir. Obezite ile ateroskleroz arasındaki bağlantıyı tahmin ettiğinizi düşünüyorum. Obezite, sadece bunu yapmakla da kalmaz, iltihabi olayları çok daha ciddi bir boyuta da sürükler. İnsülin direncinin gelişmesine olan katkısı bu işlerin ortaya çıkma nedenidir aslında. Zaten yapılan çalışmalar, obez olanların yağ dokularında çok fazla miktarda lenfosit ve makrofaj adı verilen savaşçı hücrelerin olduğunu göstermiştir.

Demek istediğim aslında, metabolik sendromu tek başına değerlendirmemek gerekiyor. Ortaya çıktığında, veya çıkmaya başladığında o kadar farklı bölgelerde olaylar başlıyor ve hızla ilerliyor ki; sonuçta ne olduğunu biz anlayana kadar süreç istemediğimiz veya geç kaldığımız bir noktaya gelebiliyor.

Metabolik Sendrom ve Oksidatif Yük

Oksidatif yük diye bir kavram var. Bunun detayları ile uğraşmayacağım. Size söylemek istediğim şey, oksidatif yükün aslında iyi bir şey olmadığı. Zaten, antioksidan dediğimiz zaman bunu tahmin ettiğinizi düşünüyorum. İşte, oksidatif yük maalesef inflammasyon diğer adıyla iltihabi durumlar karşısında gözlediğimiz bir durum. Bu yükün fazlası, zaman içerisinde farklı doku ve organlarda ciddi hasarlara neden olur. Antioksidan koruyucu mekanizmanın devre dışı kaldığı durumlarda oksidatif yük belirgin olarak bedenimizde artar. Bu durum, başta ateroskleroz olmak üzere kalp ve damar hastalıklarının temelinde yer alan bir durum halini alır. İşin ilginci, oksidatif yük ile obezite ve insülin direnci arasında da doğrudan bir bağlantı mevcuttur. Fark ettiğiniz gibi, herkes bir diğerini çok kolay etkiliyor. Bu etkilenim sonucunda da süreç çok ani şekilde kötüleşebiliyor (bkz. kalp krizi, felç (inme), böbrek yetmezliği, kangren).

Metabolik Sendrom: Ne Yapalım?

Metabolik sendrom ile kalp damar hastalıkları arasında bağlantının çok ciddi olduğunu belirttim. Bu noktadan sonra, ne yapmamız gerektiğini açık olarak söylememe gerek var mı bilemedim. Mevcut risk faktörlerinin azaltılması veya düzeltilmesinin özellikle öldürücü/sakat bırakıcı  olan kalp ve damar hastalıklarının gelişim sürecini de doğrudan olumlu olarak etkiliyor.

Şimdi, akla hemen şöyle bir şey geliyor. Bunun bir ilacı var mı? Yanıt, HAYIR yok. Neden mi? Çünkü, metabolik sendrom dediğimiz durum, her hasta için farklı olarak ilerliyor. Her hastaya aynı şekilde, standart bir yaklaşım rasyonel bir çözüm olmaz. Farklı komponentlerin baskın olduğu her hasta için farklı tedavi hedefleri belirlenmeli, bu hedeflere yönelik tıbbi düzenleme yapılmalıdır. Daha basit olarak açıklamak gerekirse, şeker hastalığının ön planda olduğu bir metabolik sendrom da ana hedef şeker hastalığı olurken, lipit değerlerinin bozulma durumun baskın olduğu bir hastada da lipit metabolizması düzeltilmelidir. Ancak, üzülerek belirtmek isterim ki, son yıllarda böyle izole durumların yerine, hemen hepsinin bir arada olduğu metabolik sendrom hastaları ile karşılaşıyoruz. Bunun sonucunda da hedefimiz aynı anda birden çok durum oluyor.

İlaç yanlısı olmayan bir hekim olarak hemen üst paragrafta belirttiğim bu durumların tedavisi için benim uyguladığım aralıklı oruç (intermittent fasting) iyi bir çözüm olabilir. İddia etmiyorum. Ancak, etki mekanizmasını göz önüne aldığımızda aralıklı oruç, metabolik sendrom ile karşımıza çıkan durumların kontrol altına alınmasına olumlu yönde katkıda bulunuyor. Zaten, aralıklı orucun, erken dönem sonuçları da bu yönde. Elbette, iddia edebilmek veya doğrudan kabul etmek için daha bilimsel ve özellikle de karşılaştırılmalı uzun dönem çalışma sonuçlarına ihtiyacımız var.

Bu arada, önemli bir konudan da bahsetmek istiyorum. Son yıllarda, olayın ciddiyetinin farkında olunmasına bağlı olarak gündem de olan bir konu.

Metabolik sendrom çerçevesinde karşımıza çıkan damarsal sorunları mikro yani daha küçük (ince) damar seviyelerinde tedavi edilmesinin önemini vurguluyorlar. Peki, madem bunu öneriyorlar, mikro damarları etkileyen metabolik sendrom durumları neler?

  • yüksek tansiyon (damar iç duvarını bozuyor, göz ve böbrek damarlarında geri dönmeyen hasarlara neden oluyor)
  • lipit (yağ) metabolizma bozukluğu (damar iç duvarını bozuyor, böbrekte zararı arttırıyor)
  • glukoz metabolizma bozukluğu (glukoz veya şeker direncine bağlı olarak ortaya çıkıyor)
  • obezite ile bağlantılı insülin direnci (özellikle kaslarda ortaya çıkan sorunların nedeni)

Bahsettiğim bu mekanizmalar, mikro yani küçük damarlarda ortaya çıkan hastalığın hızla ilerleyip makro yani büyük damarlara geçtiğini vurgulamaktadır. Bu nedenle, özellikle metabolik sendromun daha bulgu ve belirti vermediği, tanısının fizik muayene – kan tahlilleri – göz veya böbrek muayenesi gibi durumlarda saptanması halinde, erken önlem veya tedavi hastalığın gerçek sendrom seviyelerine ulaşmasını engelleyebilmekte veya süreyi uzatmaktadır.

Tıp pratiği içerisinde, “hastalıkların önlenmesi, hastalıkların tedavi edilmesinden” çok daha önemlidir. Bu nedenle, erken tanı ve gerekli önlemler her zaman benim içinde çok kritiktir. Hastalarıma, mevcut durumlarının gidişatı ile ilgili bilgi vermek, onlarla durumlarının nereye gideceğini konuşmak onları ilaç ile tedavi etmekten çok daha önemlidir.

Bu konu ile ilgili sorularınız için bana buradan ulaşabilirsiniz. Ancak, lütfen sorularınız sormadan bilgilendirici açıklama yazımı buradan okumanızı rica ediyorum.

Sağlıkla kalın…

Prof. Dr. Mehmet Ümit Ergenoğlu